Dini Hikayeler

Hz. MUHAMMED’İN MÜTHİŞ CEVABI HİKAYESİ-

Bir gün Peygamber efendimiz Hz. Muhammed (SAV) ve Ebubekir (ra) beraber geziyorlardı. Karşılarına Ebu Cehil çıktı. Ebu Cehil, Peygamber efendimiz Hz. Muhammed (SAV) ‘i gördü ve ‘Haşimoğlularından bir çirkin belirdi’ dedi. Peygamber efendimiz haddini fazlasıyla aştın fakat doğru söyledin dedi.
Sonra Ebu Bekir, Peygamber efendimize bu kendiniz bilmez ne söylüyor ‘Sen bir güneşsin, parla ve dünyayı aydınlat.’ Dedi.
Peygamber ona da, ‘Doğru söyledin ey Ebu Bekir’ dedi.
Tanık olanlar bunun nedenini sordular…
Peygamber: ‘Ben bir aynayım, kim bakarsa bende kendini görür’ diye cevap verdi.+

MEVLANA VE HACI BEKTAŞİ VELİ-
Bir adam kötü yoldan para kazanıp, bununla kendisine bir inek satın alır. Ancak bir süre sonra, yaptıklarından pişman olur. Günaha girdiğini düşünür ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için, ineği Hacı Bektaşi Veli’nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister. O zamanlar dergâhlar aynı zamanda, fakirin fukaranın karnını doyuran, aşevi olarak hizmet veriyordu. Artık iyi bir insan olmak isteyen adam, içinde bulunduğu durumu, vicdan azabı ile Hacı Bektaşi Veli’ye anlatır ve ineği bağışlamak istediğini söyler.
Hacı Bektaşi Veli,”Kirli işlerden kazanılmış parayla alınan bu inek helal değil” diyerek bu kurbanı geri çevirir. Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve aynı durumu Mevlana’ya anlatır. Mevlana ise bu hediyeyi kabul eder. İki farklı tavır karşısında şaşıran adam aynı şeyi Hacı Bektaşi Veli’ye de anlattığını ama onun ineği kabul etmediğini söyler ve Mevlana’ya bunun sebebini sorar.+

Hz. Mevlana Şöyle Konuşur:-

”Biz bir karga isek Hacı Bektaşi Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz, ama o kabul etmeyebilir”
Adam bu yanıta çok şaşırır. Kalkar Hacı Bektaşi dergâhına tekrar gider. Hacı Bektaşi Veli’ye durumu anlatır. Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip, bunun sebebini bir de Hacı Bektaşi Veli’ye sorar.+

Hacı Bektaşi Veli de Şöyle Cevap Verir:-
”Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise, Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir, ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir”+

Hz. ÖMER’İN VALİYİ TİTRETEN MESAJI–

Hz. Ömer’in halifeliği döneminde Şam valisi olan ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in arkadaşlarından olan Sad b. Ebi Vakkas (r.a.) Şam’daki bir camiyi genişletmek ister.Cami civarındaki tüm arsaları alır, kamulaştırır. Herkes bedeli karşılığında arsasını camiye devreder. Ama Şam’ da bir Yahudi arsasını vermez. Arsanın bedelinin fazlası verilir Yahudi bana mısın demez. Bunun üzerine vali karşılığını vererek arsaya el koyar.
Arsasını kaybeden Yahudi, komşusu olan bir Müslüman’a derdini anlatır. Sızlanır. Bana zulmedildi, der. Müslüman vatandaş da kendisine, Medine’ye git. Orada halife Hz. Ömer vardır. Derdini anlat. Ömer, son derece adildir, elbette seni dinler, der. Şamlı Yahudi Medine’nin yolunu tutar. Yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaşır. Halifeyi sorar. Vatandaşlar bir hurma ağacının gölgesinde dinlenen halifeyi gösterirler. İşte halife bu zattır, derler. Adam Hz. Ömer’in yanına gider. Selam verip yanına oturur. Derdini anlatır. Hz. Ömer adamı dinler. Sonra bulduğu bir deri veya kemik parçasının üzerine şu cümleyi yazar: “Bilesin ki, ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim.”

Hz. ÖMER’İN VALİYİ TİTRETEN MESAJI (DEVAMI)–

Yahudi bu yazıyı alıp ayrılır. Ama yolda giderken de kendi kendine şöyle konuşur: “Şam’daki idarecilerin giyim, kuşam ve oturdukları yerdeki ihtişam ve debdebe nerde, Medine’deki halifede bulunan tevazu nerde. Şam’dakiler şu mütevazı halifeyi ciddiye alırlar mı? Hiç sanmıyorum.” Kendi kendine böyle konuşur. Sonunda Şam’a varır. Doğrusu valiye gitmek de istemez. Çünkü sonuç alamayacağı kanaatindedir. Bununla beraber, mademki yorulup da oralara kadar gittim, bari halifenin şu yazdığı cümleyi valiye vereyim, der. Valinin huzuruna çıkar ve deri parçasını uzatır.
Medine’deki halifenin size mesajıdır, der. Vali bu cümleyi okuyunca, sapsarı kesilir. Uzun müddet başını yerden kaldıramaz. Sonra endişe içinde, başını kaldırıp şöyle der; arsanız size geri verilmiştir.+

Hz. ÖMER’İN VALİYİ TİTRETEN MESAJI (DEVAMI)–
Yahudi vatandaş hayret eder. Şaşırır. Bir tek cümlenin valiyi bu kadar sarsacağını hiç tahmin edememişti. Merak ve dehşet içinde sorar. Lütfen bana bu cümlenin neden sizi bu kadar dehşete düşürdüğünü anlatır mısınız der.
Şam valisi Hz. Sad, bak der, sana bu cümlenin hikâyesini anlatayım. O zaman benim neden bu kadar ürperdiğimi anlarsın:
İslam’dan önce ben ve bugün halife olan Hz. Ömer İran taraflarına ticaret için gittik. Yanımıza 200 deve almıştık. İran’a vardık. Orada cirit oynayan gençleri seyrederken, birileri zorla elimizdeki develere el koydular. Çok kalabalık bir çete grubuydu, bir şey yapamadık. Elimizde para da kalmamıştı. Üzgün bir şekilde, geceleyeceğimiz bir eski han bulduk. Hanın sahibine de sıkıntımızı anlattık. Adam iyi biriydi. Bize yardım etti. Sonra da; gidip krala durumunuzu anlatın, o adil bir adamdır, mutlaka size yardım eder, dedi. Biz de sabahleyin kralın huzuruna çıkıp durumu anlattık. Şikâyetimizi bir mütercim krala tercüme etti. Kral Nuşirevan dikkatle dinledikten sonra her birimize birer kese altın verdi ve olayı inceleteceğini söyledi. Bize de, memleketinize dönün, dedi.+

Hz. ÖMER’İN VALİYİ TİTRETEN MESAJI (DEVAMI)–

Biz tekrar Han’a döndük. Ama doğrusu sonuçtan çok da memnun olmamıştık. Hancı sonucu öğrenince son derece üzüldü ve burada bir hata var, dedi. Gelin beraberce gidelim, ben size tercümanlık yapayım, teklifinde bulundu. Biz de gittik. Huzura çıktık.
Hancı durumu Nuşirevan’a anlattı. Develerimize el koyan kişilerin kıyafetini, halini, olayın geçtiği yeri anlattı. Dikkat ettik, Nuşirevan’ın yüzü sapsarı kesildi.
Bir gün önceki mütercimi çağırttı. Ona sorular sordu. Sonra ayağa kalktı, her birimize 2 şer kese altın verdi, akşama kadar develeriniz gelecek, develeri alın ve sabahleyin burayı terk edin dedi. Ama giderken biriniz doğu kapısından, diğeriniz de batı kapısından çıkın, talimatını verdi. Bizler de bir şey anlamadan huzurundan çıktık.+

Hz. ÖMER’İN VALİYİ TİTRETEN MESAJI (DEVAMI)—

Akşamleyin 200 devemiz kapıya geldi. Durumu anlamak için hancıya sorduk. Neler oluyor dedik. Hancı şöyle dedi: Sizin develerinize el koyan kişi Nuşirevan’ın büyük oğlu ile veziridir.
Bunlar bir çete kurmuşlar. Garibanların mallarına el koyuyorlar. Siz ilk gittiğinizde, mütercim bunu anlamış. Ama sizin sözlerinizi Nuşirevan’a yanlış tercüme etmiş. Böylece kralın oğlunu ve veziri korumuş. Ben sizinle gidip durumu anlatınca Nuşirevan bu oyunu anladı. Ama neden ayrı kapılardan gidin, dedi, ben de anlayamadım. Hele yarın olsun anlarız, dedi. Hz. Sad, anlatmaya devam ediyor: Ertesi gün ben doğu kapısından çıktım. Kapının çıkışında iki kişinin darağacına asılı olduğunu gördüm.
Halk toplanmış seyrediyordu. Sordum kim bunlar ve suçları ne, diye. Dediler ki, bunlardan biri Nuşirevan’ın büyük oğlu diğeri de veziridir. Bunlar, buraya gelen iki Arap’ı soymuşlar. Ceza olarak Nuşirevan ikisini de asarak idam etmiştir. Nuşirevan kendi öz oğlunu idam etmişti.+

Hz. ÖMER’İN VALİYİ TİTRETEN MESAJI (DEVAMI)–
Hz. Ömer’in çıktığı kapıda ise bizim şikâyetlerimizi yanlış tercüme ederek, kralın oğlunu korumaya çalışan kişinin asılı olduğunu gördük.
İşte Hz. Ömer senin eline verdiği deri parçasının üzerine “Bilesin ki, ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim” sözüyle bana bunu hatırlatıyor. Halkına zulmedersen seni darağacına çekerim diyor.
Senin gözyaşlarına bakmam, tıpkı Nuşirevan’ın öz oğlunun gözyaşına bakmadığı gibi. Şimdi anladın mı neden benim benzim sarardı?
Bu hadiseyi bire bir yaşayan Yahudi vatandaş, hem arsasını hibe etti ve hem de İslam’a girdi.+

Hz. ÖMER VE YAŞLI KADININ İBRETLİK HİKAYESİ–

Okuyacağınız hikâyeyi bize sahabelerin içinde en çok sayıda hadis rivayet etmiş olan İbn-i Abbas anlatmaktadır.
Karanlık bir geceydi; soğuk ve dondurucu bir kış gecesi. Ayaz insanın iliklerine işliyordu. Halife Hz. Ömer’i görüp onunla biraz konuşmak üzere evden çıktım. Her taraf ıssız ve sessiz, bütün şehir uykularının en derin rüyalarında soluyor olmalı. Sokaklarda in cin top oynuyor.Yolumun ortalarına doğru önümde insan olduğunu tahmin ettiğim bir karaltı belirdi. Biraz daha yaklaşınca gerçekten insan olduğunu gördüm. Karşımdaki de verdiğim selamı almak üzere başını kaldırıp yüzünü bana çevirince hayretten şaşakaldım. Çünkü önümde benim ziyaretine koyulduğum Hz. Ömer’den başkası değildi. Gecenin bu saatinde herkes sıcak yatağında mışıl mışıl uyurken koca bir halifenin yapayalnız sokaklarda dolaşmasını bir sebebe bağlıyamıyordum.Üstelik bu dondurucu kış gecesinde… Merakımı yenemeyerek, hemen söze başladım; “gecenin bu saatinde yapayalnız niçin dolaşıyorsun?”+

Hz. ÖMER VE YAŞLI KADININ İBRETLİK HİKAYESİ (DEVAMI)–
Hz. Ömer (r.a) bana sokularak koluma girdi ve işin yoksa beraber yürüyelim diye teklif etti; “hem sana yürürken niçin yalnız başıma gezintiye çıktığımı da anlatırım” diye ilave etti. Ben “zaten sana geliyordum; biraz görüşür, sohbet ederiz diye düşünmüştüm. Mademki böyle oldu; gezinirken konuşuruz.” cevabını verdim.
İkimiz birlikte yola koyulmuştuk; benim içim içime sığmıyor, neredeyse meraktan çatlıyordum. Bir aralık soru soran gözlerimi Halife’nin yüzüne diktim; haydi söze başla; anlat bakalım niçin ayazlı bir gecenin bu saatinde tek başına sokaklarda dolaştığını” demek istiyorum.
Halife Hz. Ömer’de zapt edilmez merakımı anlamıştı. Ama başka meselelerden konuşuyor, fakat bir türlü gecenin bu saatinde niçin dolaşmakta olduğuna lafı getirmiyordu. Birlikte gezinirken her evin kapısı önünde epeyce bir müddet dikiliyor, kulağını kapıya dayayarak içerisini dinliyordu.+

Hz. ÖMER VE YAŞLI KADININ İBRETLİK HİKAYESİ (DEVAMI)–
Evlerin kapılarında dikilip içerden bir ses geliyor mu, gelmiyor mu, diye dinleye dinleye sokak sokak Mekke mahallelerini dolaştık. Hiçbir tarafta çıt yoktu, herkes bölünmez uykularının salıncağında soluyordu. Belki de şu koca şehirde gecenin bu saatinde Halife Hz. Ömer (r.a) ile benden başka uyanık olan tek kişi yoktu.
Yavaş yavaş Hz. Ömer’in neden gezintiye çıktığını anlar gibi oluyordum. Anlaşılan şehir halkından herhangi birisinin bir derdi, bir sıkıntısı yüzünden uykusuz kalıp kalmadığını yakalamak istiyordu. Bu yüzden sokak köpeklerine kadar şehrin bütün canlıları sıcak yuvalarında uyurken Müslümanların reisi sıfatı ile Hz. Ömer (r.a.) onlara bekçilik ediyor; onların rahatı için uykuyu kendine haram ederek sokak sokak bu ayazda dolaşıyordu.
Bütün mahalleleri kapı kapı dolaşınca şehrin dışına çıktık. Sağda solda tek tük çadırlar vardı. Onların da kapıları önünde durup ağlama sızlama var mı diye içeriyi dinledikten sonra yolun en ucundaki bir çadıra sıra geldi.+

Hz. ÖMER VE YAŞLI KADININ İBRETLİK HİKAYESİ (DEVAMI)–
Diğerlerinde olduğu gibi bu çadırın kapısında da dikilerek içeriyi dinledik; birbirine karışmış durumdan ağlayan çocuk sesleri geliyordu.
Epeyce dinledikten sonra Hz. Ömer (r.a.) kapıyı vurup selamla birlikte içeriye daldı. Evin içi karmakarışıktı. Durmadan ağlayan çocukların gözleri şişmiş; yüzleri akan yaşların çizgileri ile benek benek kararmıştı. Yaşlıca bir kadın ocağın başına oturmuş hem ateşin üzerinde kaynayan tencereyi karıştırıyor hem de halsizlikten dizinin dibine serilen minicik yavruları susturmaya çalışıyordu. Kadın da bitkin ve halsiz görünüyordu. Bu haline rağmen Hz. Ömer’in (r.a.) selamına gülümser olmasına çalıştığı bir çehre ile aldı. Anlaşılan evine gelenin Halife Ömer olduğunu bilmiyordu. Kim bilir Halife’yi tanımıyordu bile. Zaten gecenin bu ilerlemiş saatinde şehir dışındaki bir çadırın kapısını Halife’nin çalacağını kim düşünebilirdi.+

Hz. ÖMER VE YAŞLI KADININ İBRETLİK HİKAYESİ (DEVAMI)–
Hz. Ömer (ra.) kendini tanıtamadan tatlı bir dille kadına sordu “valide bu yavrular niye böyle durmadan ağlıyor?” Kadın içini çekerek kısaca “iki günden beri açtılar da ondan” diye cevap verdi. Hz. Ömer (r.a.), “peki niye önlerine yemek koymuyorsun?” diye soracak oldu hıçkırıklar birden kadının boğazına düğümlendi. Durmadan akmaya başlayan gözyaşları arasında bize içini dökmek üzere söze başladı.
“Oğlum” dedi Halife Ömer’e “sen şu ateşte kaynayanı yemek mi pişiyor sandın; ne gezer! Yavruları avutabilmek için çakıl koydum tencereye; durmadan kaynatıyorum. Pişirecek hiçbir şey yok. Bu gördüğün yavrular benim, anasız babasız yetim torunlarımdır. Oğlum, kocam ve kardeşlerimin her biri bir muharebede şehit düştüler. Evin geçimini temin edecek bir erkeğim yok. Ben de hem yaşlı ve hem de kadın halimle halim kalmadı. İşte böyle aç ve perişan kaldık.+

Hz. ÖMER VE YAŞLI KADININ İBRETLİK HİKAYESİ (DEVAMI)–
Soylu bir aileden varlık içinde büyümüş ve yokluk nedir hiç bilmemiş bir kadın olduğum için kimseye gidip halimi anlatmaya, el açıp bir şeyler dilenmeye de yüzüm tutmuyor. Her şeyi bilen yüce Allah (c.c.) bir sebebini yaratıp rızkımızı gönderinceye kadar böyle ağlayıp beklemekten başka çaremiz yok.”
Hz. Ömer (r.a.) kadın dinlerken yanmakta olan bir mumu gibi eriyor, yüzü renkten renge giriyordu. Kadının sözünü bölerek üzgün bir sesle “valide, şehirde oturan Müslümanların emirine, Halife Ömer’e neden başvurup durumunu anlatmıyorsun?” diyebildi. O ana kadar kesintisiz olarak gözyaşı döken kadının derin üzüntüsü yerini anlatılmaz bir kin ve kızgınlığa bıraktı. Hiddetten kararan bakışlarını Halifeye dikerek şu sözleri söyledi.
“Dilerim ki o Halife Ömer daha dünyada iken bulsun ahirette de elim yakasından kopmasın.” Hz. Ömer (r.a.) kekeleye kekeleye “Niçin Ömer’e böyle beddua ediyorsun valide! Onun bu işte günahı nedir?” dedi. Kadın aynı kızgınlıkla bu sözlerin cevabını yetiştirdi: “evladım! Ben şu ihtiyar halimle iki günden beri gece gündüz demeyip yetim avuturken o nasıl rahat yatağında uyuyabilir? O, Müslümanların reisi, baş bekçisi değil mi? Bizler evvela Allah’a sonra do onun eline emanetiz. Gelip de benim halimi nasıl sormaz. Müslümanların reisi olmayı böyle kolay mı sanıyor!”+

Hz. ÖMER VE YAŞLI KADININ İBRETLİK HİKAYESİ (DEVAMI)–
Hz. Ömer (r.a.) yavaş yavaş dolmaya başlayan göz pınarlarını kadından saklayarak “valide haklısın, doğru söylüyorsun; ama zavallı Halife’nin işi bir iki değil ki. Kim bilir başını kaşıyacak kadar bile boş zamanı yoktur. Hem sen gidip derdini anlatmadıktan sonra o senin halini bilmez ki, diye kadının öfkesini dindirmeye çalıştı. Fakat kadın aynı kızgınlıkla sözlerine devam etti.
“Mademki dertlilerin derdini zamanında haber alıp çaresine koşmayacaktı, zamanında niye Halife olmayı, Müslümanların başına geçmeyi kabul etti? Böyle çürük bir mazereti hiç dinler miyim ben? Zavallının işi çokmuş! Nedir işi yine savaş mı? Yanında inleyenlerin sesine kulak vermez. Şehrinde açlıkla pençeleşen yavrular yaşıyor.
Halife bunlara göz yumarak uzak diyarlardaki şehirlere gaza, gaza diyerek asker yürütmekle; gencecik delikanlılarımızın kanını yabancı topraklara akıtarak kadınları bırakmayı marifet mi sanıyor? Benim babam, amcam, dayım ve gencecik oğlum hep onun ordularında şehit düşmedi mi? Şimdi kim bilir yine nice kadın ve çocukları kocasız ve babasız bırakıp, aç ve çıplak bir sefaletin kucağına atacak. Böyle dertlerimize yeni dertler eklesin diye mi biz onu başımıza geçirdik?”+

Hz. ÖMER VE YAŞLI KADININ İBRETLİK HİKAYESİ (DEVAMI)–
Tam bu sırada çocuklar sözleşmişler gibi hep bir ağızdan yanık sesleri ile ağlaşmaya başladılar. Çocukların bastıran çığlıkları kadının öfkesini bir kat daha arttırdı. Ellerini havaya kaldırarak ve sesinin çıktığı kadar bağırarak sözlerine şöyle devam etti:
“Bu evdeki canlıların göğüslerinden boşalarak yükselen inilti ve çığlıkları şimşek ve yıldırım eyleyerek Ömer kulunun başına yağdırmasını dilerim. O varsın dul bir kadınla yetim yavruların beddualarını yağmur sansın. Tez elden ona gönlümün dilediği bir bela ver de kıvranırken bizim neler çektiğimizi anlasın. Sen işini bilirsin, yüce Yaradanımız.”
Hz. Ömer (ra.) artık dayanamadı. Dolu dolu olan pınarlarından yaşlar damlamaya başladı. Herkesin durmadan gözyaşı döktüğü bu kederli evde, gözyaşlarını görmelerini istemediği için yüzünü herkesten saklamaya çalışıyordu. Artık orada oturamazdı. Hemencecik yerinden doğruldu. Bitkin bir sesle “valide haklısın sen yine avut çocuklarını ben hemen dönerim” diyerek kapıya doğruldu. Arkasından ben de yürüdüm. Dışarıya çıkınca derin bir soluk çekti ciğerlerine. Kelimenin en geniş manası ile üzgün ve bitkin idi. Yol boyunca ağzından tek kelime çıkmadı. Var gücünü kullanarak hızla yol almaya çalışıyordu. Ona yetişmekte güçlük çekiyordum. Doğruca devlet hazinesine vardık. Halife, bir un çuvalı seçerek bir yana koydu. Benim elime de bir yağ kabı tutuşturdu.+

Hz. ÖMER VE YAŞLI KADININ İBRETLİK HİKAYESİ (DEVAMI)–
Vakit geçirmeden koca un çuvalını sırtlanmaya koyuldu. Gözlerime inanamıyordum. Evet bu İslam Devletinin koca reisi un çuvalını sırtına almak üzere idi. Hemen yanına sokuldum; “aman ey Mü’minlerin emiri!.. Ne yapıyorsun? Bari müsaade ver de çuvalı ben sırtıma alayım.” Hz Ömer (r.a.) hemen sözümü keserek belki bir saatten beri ilk defa ağzını açıp şu sözleri söyledi. “hayır, ey İbn-i Abbas, sevgili dostum! Değil yorgunluktan yere yığılsam, ölsem bile bırak; yükünü de kendi sırtında götürsün. Bu dünyada yüküne yardım etmek isteyecek öz dostlar bulabilir, fakat her koyunun kendi bacağından asılacağı Ahiret gününde kimse O’nun cezasını paylaşmayacaktır.
Kadın doğru söylemişti. Ya vakti ile Hilafeti yüklenmemeliydim. Yüklendiğime göre idarem altındaki tek tek her ferdin huzur ve emniyetini düşünmek zorundayım.”
Sevgili dostum, Dicle kenarında otlayan bir koyunu kurt kapsa ilahi adalet onu Ömer’den sorar. Şu yaşlı kadın kimsesiz ve avuttuğu yavrular kimsesiz kalır; sorumlusu Ömer’dir. Bakımsızlık ve sefaletten bir ev çökse vebali Ömer’in omuzlarındadır. Talihsizlik neticesinde yere bir tek damla kan aksa o kandamlası çoşkun bir derya olup dalgaları ile Ömer’i yutar. Kırgın gönüllerin öfke şimşekleri Ömer’in başına boşalır. Bütün matemlerin gözü göze göstermez dumanlarında boğulacak olan da Ömer’den başkası değildir.+

Hz. ÖMER VE YAŞLI KADININ İBRETLİK HİKAYESİ (DEVAMI)–
Ömer her derdin devası, her dileğin büyük kapısı ve her lanetin ana ana hedefidir. Yüce Allah’ım aciz bir kul bu kadar ağır ve çeşitli mesuliyet yükünün altından nasıl kalkabilir? Ey Ömer, bu kadar yükün altına girmeyi nasıl kabul edebildin vakti ile…
Sözünü bölüp bir parça kederini dindirmek istedim ve dedim ki; “o kadar da üzme kendini, ey Mü’minlerin emiri… Halifelik yükünü sen üzerine almasan kim bu vazifeyi senin kadar titizlikle yüklenebilirdi. Sen de bütün üstün meziyet ve kabiliyetlerine rağmen nihayet bir insansın. Her yerde vakit geçirmeden kendini gösteren ve yanılmaksızın kılı kırk yaran ilahi adalete ulaşamazsın. Kullara verilen bütün merhametler bir araya getirilerek temiz gönlüne dolsa bile bütün varlıkları kanatları altına alan yaygın ilahi esirgeyicilikle yarışamazsın.+

Hz. ÖMER VE YAŞLI KADININ İBRETLİK HİKAYESİ (DEVAMI)–
Ey iyi yürekli Halife! Sen şüphesiz ki bir melek değilsin, ama adelet ve merhamet kervanının ön safındaki elinde bayrak tutanlardansın. Senin bu erişilmez adaletine kıyamet günü, hem yer, hem gök hem de şu sırtındaki un çuvalı aynı zamanda da ben şahitlik edeceğiz. Şüphesiz ki en büyük şahidin de karanlık gecede kara taş üzerindeki siyah karıncaya kadar her şeyi bilen yüce Allah’ın bizzat kendisidir ne mutlu sana ki fani hayatını böylesine ölmez değerlerin sahibi olmak uğruna harcıyorsun. Ne mutlu biz Müslümanlara ki dünyanın başka milletlerini, padişah diye kan içen canavarlar idare ederken, senin gibi ipek yürekli ve geniş görüşlü bir reisin şanlı adalet bayrağı altında gölgelenmenin tükenmez zevkini tadıyor ve bütün dünyaya karşı seninle haklı bir iftihar duyuyoruz.”
Bu sözlerim galiba Halife’nin üzgün gönlüne biraz neşe vermişti. Ağır çuval yükü altında iki büklüm olmuş bedenine rağmen son gücünü kullanarak yokuşu soluk soluğa çıkıyordu. Damarlarındaki kanı bile donduracak kadar keskin ayaza rağmen alnından ve yüzünden akıp heybetli göğsüne süzülen terlere aldırmıyordu bile.
Nihayet koca karının çadırına vardı ki nefes nefese içeri girip çuvalı yere bıraktı ve aynı zamanda kendisi de yere serildi; iyice bitmiş, takatinin son damlalarını kullanarak çadıra girebilmişti. Kısa bir dinlenmeden sonra askınlar gibi silkinerek yerinden doğruldu; tencerede kaynamakta olan çakılları boşalttı. Yerine benim taşıdığım kaptan yağ koydu. Sonra eriyen yağa sırtında getirdiği çuvaldan kendi eli ile un koyarak pişirmeye koyuldu.+

Hz. ÖMER VE YAŞLI KADININ İBRETLİK HİKAYESİ (DEVAMI)–
Sönen ateşi kadından çalı çırpı isteyerek kendisi tutuşturdu. Böylece pişirdiği yemeği ayazda çabucak soğutarak yine kendi eli ile kurduğu sofraya koydu.
Daha sonra anne ve baba şefkatini bile gölgede bırakacak gülümseyen bir yüz ve bal gibi bir sesle iki günden beri boğazlarından aşağıya tek lokma geçirmemiş olan öksüz yavruları yemeğe oturttu; eli tutmayanlara kendi eli ile yemek verdi.
Günlerden beri kara yaslara gömülmüş olan çadırı bir anda sıcak bir sevincin ışıkları aydınlatmıştı. Ağlamalar susmuş, yaşlar kurumuş; öfke dinmişti. Öksüz yavruların gözleri sevinçten ışıl ışıl parlıyordu. Yaşlı kadıncağız Hz. Ömer (r.a.) sırtında un çuvalı ile içeriye girdiği andan beri şaşkınlıktan sanki dilini yutmuştu, ağzından tek bir kelime bile çıkmadı.
Fakat karnı doyan öksüz torunlarının neşesi odayı sarınca ağır bir uykudan uyanır gibi silkindi; toplandı ve sevinç gözyaşları içinde kim olduğunu hala bilmediği Halifeye şu sözleri söyledi. “Dilerim ki yüce Allah (c.c.) tez elden seni Hz. Ömer’in Halifelik makamına oturtsun. Oraya Ömer’den çok sen yakışırsın.”
Yaşlı kadının o karşısındakini tanımadığı için söylediği bu sözlere içinden güldüm; yan gözle Ulu Halife’yi aradım; bu akşam belki ilk defa bu sözler üzerine O da aydınlık bir çehre ile gülüyordu.+

Hz. ÖMER VE YAŞLI KADININ İBRETLİK HİKAYESİ (DEVAMI)–
Bana yaklaşıp gidelim artık diye işaret ettikten sonra kadına döndü; “Valideciğim… Sen yarın erkenden Halifelik makamına gel; beni orada bul da sana emekli ve yetim maaşı bağlatayım. Şimdilik hoşçakal” dedikten sonra birlikte dışarı çıktı gün ağarmıştı. Müezzinin bütün Mü’minleri sabah namazına çağıracak olan gür sesi nerdeyse ortalığı çınlatacaktı. Ulu halife uykusuz kalarak ve terler dökerek vazifesini yapmış insanların gönül huzuru içinde rahattı.
Bana gelince uykusuz gecemden fazlası ile memnundum. Çok şeyler görmüş, çok şeyler işitmiştim ve çok şeyleri öğrenmiştim. Gördüklerim, işittiklerim ve öğrendiklerim bende ömür boyunca tazelik ve canlılığını yitirmeyecek izler bırakmıştı. Ümit dolu sevinçler içinde Allah Resulü’nün şu sözlerini hatırladım. “Sahabilerimin her biri tek tek gökteki yıldızlar gibidir. Hangisinin peşinden giderseniz hidayetin yolunu bulursunuz.” “Ey yüce Allah Resulü! dedim içimden” “senin Halifen Ömer’i gördün de mi söyledin bu altın sözleri!+

Hz. ÖMER VE YAŞLI KADININ İBRETLİK HİKAYESİ (DEVAMI)–
O gün kadın, öğleye doğru Halifelik makamına geldi. Ulu Halife zaten daha önce işini maaşa bağlanması için gereken kimselere derhal emir vermişti. Kadın Hz. Ömer’i tanımıştı ama şaşkınlıktan dona kaldığı için dilini döndürüp hiçbir şey söylemiyordu. Ulu Halife onu saygı ile karşılayıp bir yere oturttuktan sonra şöyle dedi:
“Valideciğim! İşin oldu bundan sonra hem kendi adına ve hem de şehit yavrusu öksüz torunlarının her ay emekli maaşını alacaksın. Al bakalım şu ilk maaşın” diyerek bir gümüş kesesini kadına uzattı ve “Artık Ömer’i affediyor O’na ettiğin bedduaları geri alıp hakkını bağışlıyorsun değil mi” diye sözlerini bağladı.
Akşamdan beri olup bitenleri tümünü iyice anlayan kadın gayet ciddi bir ifade ile Halife’ye şu son cevabı verdi; “işte böyle göster adaletini eline bakan bütün Müslümanlara karşı.”+

HZ. ÖMER, DERS VEREN HİKAYESİ–

Hz. Ömer arkadaşlarıyla birlikte sohbet ederken, huzura üç genç geldi. Gençler şöyle dediler. “Ey Allah’ın halifesi, bu aramızdaki kişi bizim babamızı öldürdü. Cezası neyse lütfen yerine getirin. Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek:
_Söyledikleri doğru mu? Diye sordu. Suçlanan genç: _Evet, doğru, dedi. Bu söz üzerine Hz. Ömer anlat olanları nasıl oldu? Diye sordu. Bunun üzerine genç anlatmaya başladı. “Ben memleketimde hali vakti yerinde olan bir insanım. Ailemle beraber gezmeye gittik. Kader bizi işte bu arkadaşların olduğu yere getirdi. Hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki, dönen bir defa daha bakıyor. Hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesine girmesine engel olamadım. Bu arkadaşların babası içerden öfkeyle çıktı atıma bir taş attı. Atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, ben de dayanamayıp bir taş attım, babası öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret” dedi.+

HZ. ÖMER, DERS VEREN HİKAYESİ (DEVAMI)–
Bu söz üzerine Hz Ömer söyleyecek bir şey yok. Bu suçun cezası idam. Madem suçunu da kabul ettin, dedi. Bu sözden sonra delikanlı söz alarak: “Efendim bir özrüm var” diyerek konuşmaya başladı. “Ben memleketinde zengin bir insanım, babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah(cc) indinde sorumlu olursunuz. Bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim. Bu üç gün içinde yerime birini bulurum” der. +

Hz. Ömer dayanamaz der ki:
_Bu topluluğa yabancı birisin senin yerine kim kalır ki? Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki:
_Bu zat benim yerime kalır. O zat Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaşlarından daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr İbni As’ dan başkası değildir. Hz. Ömer Amr’a dönerek:
Ey Amr, delikanlıyı duydun. O yüce sahabe:
_Evet, ben kefil olurum, der ve genç adam serbest bırakılır.
Üçüncü günün sonuna doğru, vakit dolmak üzereyken gençten hiç bir haber yoktur. Medine’nin ileri gelenleri Hz. Ömer’e çıkarak gencin gelmeyeceği, dolayısıyla Amr İbni As’a verilecek idam yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz derler, Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir der ki:
_Bu kefil babam olsa fark etmez cezayı infaz ederim.” Hz Amr İbni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki:
_Biz de sözümün arkasındayız. Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin? Der.
Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insanı için pek de önemli olmayan)
“Ahde vefasızlık etti” demeyesiniz diye geldim, der.
Hz. Ömer başını bu defa çevirir ve Amr İbni As’a der ki:
_Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun nasıl oldu onun yerine kefil oldun. Amr İbni As Allah kendisinden ebediyen razı olsun vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir.
Bu kadar insanın içerisinden beni seçti. “İnsanlık öldü” dedirtmemek için kabul ettim” der. Sıra gençlere gelir, derler ki “Biz bu davadan vazgeçiyoruz.” Bu sözün üzerine Hz Ömer “Ne oldu, biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz?” der. Gençlerin cevabı da dehşet vericidir:
_Merhametli insan kalmadı demeyesiniz, diye…+

MEVLANA VE ŞEMS TEBRİZİ ARASINDAKİ MUHABBET

Mevlana Şems Tebrizi’ nin gidişinden sonra çok mutsuzdur. Onun sohbetlerini çok özlemektedir. Yaşayıp yaşamadığı bile bilinmemektedir. (Bir görüşe göre de Şems Tebriz-i Hazretleri öldürülmüştür.) Mevlana Celaleddin Rumi her yere haber salmıştır, dostu Şemsi bulabilmek için. Her yerden haberler gelmektedir Şems hakkında. Ve bir grup adam gelirler ve Şemsi gördüklerini söylerler. Mevlana hiç düşünmeden sırtındaki kıyafetini hediye olarak haber getiren adamlara verir. Habercilere ikramlarda bulunulur.
Haber getirenlerin ayrılışından sonra Mevlana’nın yanındakiler:
Efendim, haber getirdiğini söyleyen kişiler dolandırıcıdır. Vallahi yalan söylediler. Onlar Şems Tebrizi’yi ne görmüş ne de duymuşlardır. Kıyafetinizi neden verdiniz, deyince Mevlana Hazretleri şöyle der:+

MEVLANA VE ŞEMS TEBRİZİ ARASINDAKİ MUHABBET (DEVAMI)–
“Yalanına çulumu verdim, gerçeğine canımı veririm.” İşte Hz. Mevlana ve Şems Tebrizi arasındaki muhabbet, sevgi böyledir.
Mevlana baştan aşağı bir tevazu abidesi ve sadece yaşadığı devrin değil tüm devirlerin aydınlık ışığıdır. Tüm insanlığın düşünen başı, duyan gönlü olan Mevlana’nın yolu sevgi ve barıştır. Mevlana’ya göre sevgi “İnsanı hayata bağlayan zincirin en güçlü halkası ve insanı yaratanına ulaştıracak merdiven”dir. Allah ve insan sevgisi ile yanıp kavrulan Mevlana, son nefesine kadar insanın etrafına faydalı olmasını ve hizmet etmesini ister. Bu konuda şöyle seslenir: “Bir mum dahi eriyip gideceğini bildiği halde etrafına ışık saçmaktan geri durmaz, ey insan sen ki yaradanın kudretiyle dopdolu iken neden geri durasın?”
Mevlana’nın ağzından çıkan her sözü ve davranışı birlik, kardeşlik ile doludur. Seslenişi bütün insanlara ve insanlığadır. Mevlana, eserlerinde insanın faziletlerinden bahseder. İnsan ancak kendisindeki bu cevheri keşfettiği zaman insan olma vasfını taşır:+

MEVLANA VE ŞEMS TEBRİZİ ARASINDAKİ MUHABBET (DEVAMI)–
Canının içinde bir can var, o canı ara!-
Dağının içinde bir hazine var, o hazineyi ara!-
A yürüyüp giden sûfî, gücün yeterse ara;-
Ama dışarıda değil, aradığını kendinde ara!-
Mevlana, tüm olumsuzluklara rağmen içi sevgi ile dolu olan insanları bakınız, ne de güzel tasvir ediyor:—
Diken içindeler,-
Ama gül gibiler.-
Hapisteler,-
Ama şarap gibiler.-
Balçık içindeler,-
Ama gönül gibiler.-
Gece içindeler,-
Ama sabah gibiler.+

ŞEMS TEBRİZİNİN İNANÇSIZ ADAMA CEVABI–

Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri’ne bir inançsız bir insan gelip soru sormak ister. Sorularına daha önce kimsenin cevap veremediğini söyler. O da onları Şems-i Tebriz-i Hazretleri’ne gönderir. Şems-i Tebriz-i o sırada talebelerine kerpiç ile nasıl teyemmüm yapılacağını gösteriyordur. Ateist adam şu üç soruyu sorar:
1. Allah var dersiniz, varsa nerdedir?
2. Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz. Şeytan günahlarından dolayı cehenneme atılacak dersiniz. Cehennemde de ateş var. Hiç ateş ateşe zarar verir mi?
3. Ahirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezasını çekecek diyorsunuz. Bırakın isteyen istediğini yapsın. Neden insanlar bu dünyada istedikleri gibi yaşayamıyorlar?+

ŞEMS TEBRİZİNİN İNANÇSIZ ADAMA CEVABI (DEVAMI)–
İnançsız kişi artık sorularının bittiğini ve bir cevap beklediğini söyler.
Bunun üzerine Şems-i Tebriz-i yavaşça doğrulur ve elindeki kerpici adamın kafasına vurur.
Adam sorularının cevabını beklerken kafasına yediği kerpice çok kızar ve Şems-i Tebriz-i Hazretleri’ni kadıya şikâyet eder. Kadıya, ben sorularımı sordum, cevap veremeyince kafama kerpiçle vurdu, der.
Kadı Şems-i Tebrizî’yi mahkemeye celp ederek müştekiye (şikâyet eden adam) niçin vurduğunu sorar. Şems-i Tebrizî de, bana soru sordu. Ben de bu şekilde sorusuna cevap verdim, der.+

ŞEMS TEBRİZİNİN İNANÇSIZ ADAMA CEVABI (DEVAMI)–
Kadı bu işin açıklamasını Şems-i Tebrizî’den istediğinde Şems şöyle açıklamaya başlar:
Bu adam bana “Allah var diyorsunuz hani nerde? diye sordu, kerpiç darbesinden başının ağrıdığını söylüyor, ağrı varsa nerdeymiş göstersin.”
Şeytan ateşten yaratıldı, cehennem de ateş, “Ateş, ateşi yakar mı?” dedi. Kerpiçte topraktandı ama topraktan yaratılmış bir insanın kafasını acıttı.
Üçüncü sorusu ise
– “Bırakın da isteyen istediğini yapsın” dedi.
– “Benim canım da onun başına vurmak istedi ve vurdum” ama hemen beni kadıya şikayet etti. Demekki isteyen istediğini yapmamalıymış, dedi.+

Yazar: Makinist

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir